Posts

TAZE İNCİR ♫

Image
Uzun zaman önce, amansız bir hastalığa yakalanmış genç bir kız varmış. Kızın babası oldukça varlıklıymış ve kızı için her şeyi yaparmış. Kız bir gün “Eğer biraz taze incir yersem, eminim kendimi daha iyi hissedeceğim,” demiş. Yalnız aylardan ocakmış ve taze incirlerin olgunlaşmasına daha aylar varmış. Varlıklı adam, zenginliğinin bile incirleri hemen olgunlaştırmayacağını çok iyi bildiği için, oldukça endişeliymiş. Her şeye rağmen tüm ahaliye haber salarak, “Her kim ki kızıma taze incirler getirir, yaşının uygun olması kaydıyla kızımla dünya evine girecek; eğer yaşlı biriyse de büyük bir mükâfat ile ödüllendirilecektir,” diye duyuruda bulunmuş. Bu haber tüm ülkeye yayılmış yayılmasına da, ocak ayında hiç kimsede taze incir bulunmuyormuş ki. En nihayetinde, evinin yanında, bahçesinin yüksek duvarları sayesinde soğuk rüzgârlardan korunmuş, bir incir ağacı olan bir kadın da duymuş haberi. Kadının az da olsa taze inciri varmış var olmasına ama bu incirler hem çok kü...

SU VE TUZ ♫

Image
Bir zamanlar üç kızı olan bir kral varmış. Bu üç kızıyla bir gün masa başında otururlarken, babaları demiş ki: “Şimdi gelin bakalım, üçünüzden hanginiz beni en çok seviyor görelim.” En büyüğü demiş ki: “Baba, ben seni gözlerim kadar seviyorum.” İkincisi cevap vermiş: “Ben seni kalbim kadar seviyorum.” En gençleri demiş ki: “Babacığım ben seni su ve tuz kadar seviyorum.” Kral bu cevabı şaşkınlıkla dinlemiş ve öfkeyle haykırmış: “Bana tuz ve su kadar mı değer veriyorsun? Çabuk! Cellatları çağırın, çünkü derhal başını vurduracağım onun.” Cellatlar gelince de, “Alın bunu, götürüp öldürün; kanıt olarak da bana kanlı giysileriyle bu sözleri eden dilini getirmeyi unutmayın,” demiş. Diğer kız kardeşler bu duruma çok üzülmüşler, cellatlara özel olarak bir küçük köpek vermişler ve köpeği öldürmelerini, küçük kız kardeşin giysilerini parçalamalarını, fakat kız kardeşlerini öldürmeyip bir mağaraya bırakmalarını söylemişler. Cellatlar denilenleri yapmışlar ve krala köpeğin dilini ve prensesi...

BOYALI ÇAKAL ♫

Image
  Bir zamanlar sinsice dolanan bir çakal içi boya dolu bir kazana düşmüş. Bütün vücudu bir güzel boyaya bulanmış. Eve döndüğünde bütün arkadaşları şaşkınlıkla, “Bu ne hal? Başına ne geldi böyle?” demişler. Çakal, soruları duymazdan gelmiş, boyalı kuyruğunu dalgalandırarak “Dünyada benim kadar zarif bir yaratık var mıdır acaba, sorarım size?” diye karşılık vermiş arkadaşlarına. “Bana bir bakın! Bir daha hiç kimse beni ‘çakal’ diye çağırmaya kalkışmasın.” Arkadaşları, “Eeee, ne diye çağıracağız peki?”, diye sormuşlar. Mavi gökyüzünün ihtişamı altında, kasım kasım kasılarak yürüyen çakal, “Tavuskuşu,” demiş, “bundan böyle beni tavuskuşu diye çağıracaksınız,” demiş. “Ama,” demiş arkadaşları, “bir tavuskuşu kuyruğunu harika bir şekilde açabilir. Sen kuyruğunu açabilir misin öyle?” “Hımmm, hayır, öyle yapamam,” demiş çakal. “Ve bir tavuskuşu,” diye devam etmişler, “hoş bir ezgili ses çıkarır. Sen hoş bir ezgili ses çıkarabilir misin?” “İtiraf etmeliyim ki”, demiş oyunbaz çakal...

HİÇ GÜLMEYEN ADAM

Image
Bir zamanlar pek çok evlere, hizmetkârlara ve türlü zenginliklere sahip bir adam varmış. Günün birinde vadesi dolmuş ve ardında genç bir oğul bırakarak bu dünyadan göçüp gitmiş. Gün gelip de oğul yetiştiğinde, babasından kalan mirası; malı, mülkü, olanca zenginliği bitirene kadar eğlenceye, yeme içmeye, raksa, cömert hediyelere harcamış. Ta ki kendi yanında çalışanlarla birlikte çalışmaya başlayacak ölçüde yoksullaşana kadar. Yıllar böyle sürüp gidiyormuş. Genç adam bir gün çalışacak bir iş bulmak niyetiyle duvarın dibinde beklerken; iyi giyimli, hoş görünümlü yaşlı bir adam yaklaşmış ve ona selam vermiş. Genç adam, “Efendim, beni tanıyor musunuz?” diye sormuş. Yaşlı adam ise “Seni hiç tanımam oğlum, ama sende cakasını sattığın zenginliğin izlerini görüyorum,” diye yanıtlamış onu. Genç adam, “Kader ne takdir ettiyse onu yaşıyorum. Ama sizin, güzel yüzlü efendim, sizin bana verebileceğiniz hiçbir işiniz yok mu?” diye sormuş. Yaşlı adam ona, “Ey oğlum, seni kolay bir işte...

KÜÇÜK KIZ VE KAR FIRTINALARI ♫

Image
Bir yıl, kötü Kış Canavarı, baharın zamanında gelmesini durdurmaya ve kışı dünyadaki tek mevsim yapmaya karar vermiş. Güneşi karanlık bulutların arkasına saklamış ve dünyayı yoğun ve kalın bir kar tabakasıyla kaplamış. Böylece bir sabah küçük bir dağ köyünde insanlar uyanmış ve evlerini çatılarına kadar kara gömülü bulmuşlar. Kendi evlerinden komşu evlere tüneller kazmaya başlamışlar ve ne yapabileceklerine karar vermek için küçük gruplar halinde toplanmışlar. Sonunda yapılacak en iyi şeyin iyi Büyücü Ayaz’ın buzdan sarayında yaşadığı dağın en yüksek zirvesine birini yollamak ve ondan yardım istemek olduğuna karar vermişler. Ama hiç kimse böyle tehlikeli bir yolculuğa çıkmak istemiyormuş. “Ben gitmeye hazırım. Ama korkarım ki zamanında zirveye ulaşmak için çok yaşlı ve yavaşım,” demiş yaşlı bir adam. “Keşke 20 yaş daha genç olsaydım ...” “Endişelenme, büyükbaba, ben gideceğim!” demiş torunu. Ana- babası öldüğünden beri dedesiyle yaşıyormuş küçük kız. Komşular buna üzülüp, “Hayır...

BENEKLİ TAVUKLAR NASIL BENEKLİ OLDU? ♫ 📺

Image
Bir varmış bir yokmuş, uzuuun zaman önce, küçük mü küçük, tatlı mı tatlı, kar gibi bembeyaz bir tavuk varmış. Bir gün kahvaltı etmek için toprağı eşeleyip yiyecek kurtçuklar ve böcekler ararken bir yandan da “Gıt gıt gıt gıdaaaak, gıt gıt gıt gıdaaak,” diye şarkı mırıldanıyormuş. Böyle kahvaltı hazırlıklarıyla meşgulken, bir anda yerde küçük bir kağıt parçası görmüş. “Gıt gıt gıt gıdaaaak, bendeki şu şansa baaaak!” diye şarkısını sürdürmüş. “Hımmm, bu bir mektup olmalı. Bir keresinde şu yakındaki çayıra kral gelmiş, otağını kurup eğlenmişti de, birçok insan ona mektuplar yazıp götürmüş, dileklerini iletmişti. Şimdi ben de krala bir mektup verebilirim. Alayım bu mektubu da varayım saraya, krala ileteyim,” diye düşünmüş. Ertesi sabah küçük mü küçük, tatlı mı tatlı, kar gibi bembeyaz tavuk, yola çıkmış. Yolu uzunmuş ama bu gözünü korkutmuyormuş. Saraya kadar olan yolu yürüyebileceğinden eminmiş. Kanadına da içine mektubu koyduğu küçük kahverengi sepetini takmış. Küçük tavuk hayatı...

IHLAMUR AĞACI ♫

Image
Bir akşam Vanyuşa büyükbabasıyla otuyormuş ve büyükbabasına sormuş: “Büyükbabacığım, nasıl oluyor da ayıların pençeleri bizim ellerimize ve ayaklarımıza benziyor?” Büyükbabası şöyle cevap vermiş: “Dinle Vanyuşa, sana atalarımdan duyduğumu anlatayım. Atalarımız, ayıların da önceden biz insanlar gibi olduklarını söyler ve bununla ilgili bir hikâye anlatırlardı. Sana o hikayeyi anlatayım.” Ve Vanyuşa’ya atalarından duyduğu şu hikâyeyi anlatmış: Köyün birinde fakir bir rençper yaşarmış. Yaşadığı kulübe acınacak haldeymiş, küçük bir atı bile yokmuş. Bir ineği olabileceği aklının ucundan bile geçmezmiş. Yakacak odunu dahi yokmuş. Kış gelmiş ve evi buz gibi olmuş. Rençber baltasını almış ve odun kesmeye gitmiş. Büyülü bir ağaç olan ıhlamur ağacını görüvermiş. Ağacı kesmek için baltayla ağaca vurmuş; fakat ağaç dile gelmiş: “İstediğin her şeyi sana vereceğim. Paran yoksa para, eşin yoksa eş, hepsini vereceğim.” Rençper şöyle demiş: “Beni diğer köylülerden daha zengin yapabileceksen çok ...